Hikaye anlatıcılığı uzun zamandır birçok kültürde öğrenim ve eğitim için önemli bir gelenek olmuştur. Tarih boyunca, bir topluluğun yaşlı üyeleri (bilgeleri) genç nesillere bir şey öğretmek, farkındalıklarını arttırmak ve geribildirim vermek için hikaye anlatma yöntemini tercih etmişlerdir.

Örneğin İskandinav ülkelerinin Norsemen’i gibi, Kelt kültürü de Druids’e sahipti. İslam ülkeleri ise Sufi ustalarından ve dervişlerinden derslerini dinlediler. Moğolistan ve Sibirya halkı şamanların hikayeleri ve ilaçlarından etkilendi ve yerli Amerikalıların Ute kabileleri, en iyi öykü anlatıcılarını kabile liderleri yaptılar. Özellikle bizim gibi kadim bir kültüre sahip topluluklarda, bu yöntem öğrenmenin ve eğitimin temel disiplinlerinden birisi oldu.

Hikaye anlatıcılığının kültürümüzde bu kadar yaygın olmasının altında birçok sebep yatmakta. Bunlardan belki de en önemlisi okuryazarlığın çok az olduğu halk arasında sözlü geleneğin gelişmiş olmasıydı. Yazının olmadığı bir yerde, bilgiyi aktarmak için görselleştirerek akılda kalmasını sağladık. Dinleyicinin, hikayenin kahramanıyla özdeşlik kurarak hiç yaşamadığı olayları yaşamasını, hiç gitmediği yerlere gitmesini, hiç tatmadığı duyguları tatmasını istedik.

İkincisi sebep ise tamamen duygusal. Gerçekleri doğrudan söylemenin karşımızdakini kırabileceğini ve incitebileceğini düşündüğümüz için doğrudan anlatım yerine dolaylı bir anlatımı tercih ettik. Bu yüzden, yalan söyleyen çocuğa yalanın kötü bir şey olduğunu söylemektense yalancı çobanın hikayesini anlattık. İnsanların artık kişiliğe ve bilgiye değil de sadece dış görünüşe önem verdiğini göstermek için Nasreddin Hoca’nın “Ye Kürküm Ye” hikayesini paylaştık ya da vermek istediğimiz mesajı deyimlerin, atasözlerinin, kıssaların içine sakladık.

Bugün bile iş hayatında çoğumuz bu “naif” kişiliğimizin negatif durumlarına sıkça şahit oluyoruz. Özellikle yöneticilerin performans süreçlerinde doğrudan verdikleri geribildirim çoğu zaman geribildirimi alan kişi tarafından kişiliğine bir saldırı olarak görülüyor ve kendisini iletişime kapatıyor. Mentorluk ve koçluk esnasında doğrudan anlatım çoğu zaman kişinin kendisini daha alt seviyede görmesine, eşitler ilişkisinin bozulmasına yol açıyor. “Lead Of Story” kitabının yazarı Paul Smith’in ifade ettiği gibi, “İnsanlara ‘daha ​​yaratıcı olmalarını’ veya ‘motive edilmelerini’ veya ‘işini sevmeye başlamalarını’ emredemezsiniz. İnsan beyni bu şekilde çalışmaz. Ama onları iyi bir hikaye ile oraya yönlendirebilirsiniz.”

 Günlük sohbetimizin yüzde 65’inin hikaye anlatmaktan (kendimiz, başkaları veya olaylar hakkında) oluştuğunu düşünürsek, zihnimizin bir şeyi kavramak ve davranışa dönüştürmek için neden hikaye anlatımına ihtiyacı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Koçlukta ve mentorlukta insanları ikna etmek istediğinizde hikayeleri kullanmamızın bir başka önemli nedeni de insanların gerçeklere dayalı bilgiyi işlemekte zorlanması. Dayanak noktası olarak istatistiklerin, yüzdelerin ve bilgilerin verildiği bir sunumu dinlediğinizde beyin analitik moda geçer ve kısa süre sonra “Kim demiş?” “Veriler ne kadar geçerli?” ya da “Bunun karşıt savı nedir?” gibi sorular sormaya başlar. Çok fazla bilgi, karşınızdakini ikna etmek istediğiniz durumlarda ters etki yaratabilir.

Nöroekonomist Paul Zak'ın araştırması, gergin anlarda beynimizin stres hormonu olan kortizol ürettiğini gösteriyor. Özellikle bire bir görüşmelerde herhangi bir sebeple gergin olan kişiye geribildirim vermek bu nedenle çok daha zor hale geliyor. Oysa vermek istediğimiz mesajı başımızdan geçen bir hikaye veya üçüncü şahıs üzerinden hikaye ile anlattığımızda karşımızdaki kişi empati kuruyor ve beyninde, kendisini iyi hissettiren bir kimyasal olan oksitosin salgılanmasını sağlıyor. Diğer nörolojik araştırmalar, anlatılan hikayenin mutlu bir sonla bitmesi durumunda insanı daha umutlu ve iyimser hissettiren dopaminin salgılandığını ve beynimizin ödül merkezi olan limbik sistemi tetiklediğini söylüyor.

Nihayetinde yüzyıllardır bilgeler kahramanlarına yol göstermek için hikayeleri kullandılar ve hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Bugünün bilgeleri, yani ilk önce kendi hikayesini yazıp sonra başkalarına yol gösteren koçlar ve mentorlar ise bunu kendi deneyimlerini anlatarak, resmederek, metaforları ve anekdotlar kullanarak yapıyor. Çünkü hikayeler geçmişte olduğu gibi bugün de bize yol göstermeye ve hakikati öğretmeye devam ediyor. Aynı bu hikayede olduğu gibi:

“Bir grup antropolog, çölde yerliler eşliğinde seyahat ediyordu. Yerlilere ait kaya ve mağara resimlerini görmek istemişlerdi. Sonunda büyük bir kayanın yanına vardılar, fakat görülecek bir şey yoktu. Birden birisi, ‘Nerede? Burada hiçbir şey yok’ dedi. Yerliler güldü ve beraberlerinde getirdikleri su dolu kovaları kayaların üzerine boşalttı. Resimler hemen meydana çıktı...

Etkinlik ve eğitimlerimizden haberdar olmak için bültenimize üye olun