İnsanlığın avcı ve toplayıcı olduğu zamanlarda, sosyal yaşantımızdaki en önemli deneyim paylaşımı akşamları ateşin etrafında toplanarak hikâyeler anlatmaktı. Bu hikâyeler kimi zaman başarılı bir ava, kimi zaman ergenlikten yetişkinliğe geçişe, kimi zaman da kabilenin değerlerini ve sınırlarını belirleyen bir efsaneye ait olurdu. Bu, hikâye anlatıcılığının en saf formuydu.

Modern şirketlerin bu kabilelere benzediği birçok yön var aslında. Organizasyonun içinde ve etrafında dönen hikâyeler, tıpkı kabilelerde olduğu gibi, şirketin kültürünü ve değerlerinin resmini çizer. Kabileler gibi şirketlerin de kahramanları, bu kahramanların güçlü ve zayıf yönleri, kahramanların savaştığı, mücadele ettiği düşmanlar vardır. Ve tıpkı kabilenin bilgeleri gibi, bugünün şirketlerinin güçlü liderleri de deneyimlerini paylaşan, çalışanlara ilham veren ve onları harekete geçiren iyi birer hikâye anlatıcısıdır. 

Günümüzün rekabet dünyasında şirketlerin etkileyici bir hikâyeye sahip olması ve çalışanlarının bu hikâyeyi anlatması maalesef başarılı bir marka hikâyesi yaratmaya yetmiyor. Aynı zamanda müşterilerinin de bu hikâyenin bir parçası olması ve markayla birlikte kendi hikâyelerini yaratmaları gerekiyor. En başarılı markalar tüketiciyi izleyici rolünden çıkartıp baş kahraman rolüne oturtuyor. Çünkü önemli olan tüketiciye yaşatılan yolculuk.

Bugün markaların müşteri sadakatini koruyabilmeleri için diğer markalardan farklı bir deneyim sunması gerekiyor. Artık markanın yarattığı ürün bir fark yaratmamakta, farklılık bu deneyimin yani hikâyenin altında yatmaktadır. Pazarlama dünyasının en önemli teorisyenlerinden birisi olan Seth Godin, hikâye anlatımının sadece tüketicilerin ilgisini çekmenin bir yolu değil, tüketicilerle işbirliğini başlatmanın bir yolu olduğunu söyler. Bu işbirliği giderek kendimizi birey olarak nasıl tanımladığımızla eş anlamlı hale gelir ve ürünler hikâyemizi anlatırken kullandığımız sembollere dönüşür. Kim olduğumuzla ilişki kurmamızı sağlar. Bu, mükemmel bir marka ve hikâye anlatıcılığı ortaklığının olduğu yerdir.

Biz insanlar hayatımız boyunca anlamlı bir yaşam sürmek isteriz. Ve bunun için de bize dokunan, bizi değiştiren ve anlatabileceğimiz hikâyeler ararız. Dünyamızı, karakterimizi ve değerlerimizi anlatan semboller ve görsel ifadelerle biçimlendiririz. Güçlü markalar, bunu yapma araçlarımızdan biridir. Timberland’den alınmış bir çift tırmanış botu ya da North Face’ten alınmış bir Kevlar ceketi, örneğin, aktif bir tipin sembolüdür. Harley-Davidson “özgürlüğün”, Nike “kazanma arzusunun”, Apple “yaratıcılığın”, “Coca-Cola “mutluluğun”, Toms “bir başkasına yardım etmenin” sembolüdür. Güçlü markalar, müşterilerine bir ürün değil aynı zamanda anlatacakları bir hikâye verirler. 

Buy.ology kitabının yazarı Martin Lindstrom, “Eğer bir mücevher dükkanım olsaydı” makalesinde bir marka için hikâyenin ne kadar önemli olduğunu mücevher mağazası metaforu ile anlatır. “Mücevher alışverişi müşteriye unutulmayacak bir deneyim sunmalıdır. Bu öyle farklı bir deneyim olmalıdır ki, ondan söz etmekten kendilerini alamasınlar. Soluk soluğa anlatılacak güzel mücevher mağazası deneyimi, aile ve arkadaş çevresinde kulaktan kulağa yayılacaktır. Hedeflenecek pazarlama stratejisi bu olmalıdır. Klasik reklam nadiren işe yarar ve fazlasıyla pahalıya mal olur. Bense mağazamı konuştururdum ve bırakırdım müşterilerim onu dünyaya duyursunlar...”

Bir markanın, insanların hikâyelerinin bir parçası; insanların da o markanın hikâyesinin bir parçası olmasını sağlayan temel formül işte bundan ibarettir. 

Etkinlik ve eğitimlerimizden haberdar olmak için bültenimize üye olun